Takvim Arkası En Güzel ve Özel Paylaşımlar

Tarihte Bugün 30 Mayıs 2017 Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın ..

Hızır Bey’in İstanbul’a ilk kâdı oluşu (1453) Hızır Bey (1407-1458) Kadı Hızır Bey,  Fatih Sultan Mehmet tarafından atanan İstanbul’un ilk kadısıdır. Üsküdar’da Gülfem Hatun Mahallesinde bulunan mahkeme’de Fatih Sultan Mehmet’i bir olaydan dolayı yargılamış ve büyük padişahın elinin kesilmesi hükmüne karar vermiştir. Bu nedenle Üsküdar için önemli bir şahsiyettir. Fatih Sultan Mehmet ile yaşanan olayı anlatmadan […]

29 Mayıs 2017 - 23:58 'de eklendi ve 117 kez görüntülendi.
Tarihte Bugün 30 Mayıs 2017  Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın ..
  • Hızır Bey’in İstanbul’a ilk kâdı oluşu (1453)

    Hızır Bey (1407-1458)

    Kadı Hızır Bey,  Fatih Sultan Mehmet tarafından atanan İstanbul’un ilk kadısıdır.

    Üsküdar’da Gülfem Hatun Mahallesinde bulunan mahkeme’de Fatih Sultan Mehmet’i bir olaydan dolayı yargılamış ve büyük padişahın elinin kesilmesi hükmüne karar vermiştir.

    Bu nedenle Üsküdar için önemli bir şahsiyettir.

    Fatih Sultan Mehmet ile yaşanan olayı anlatmadan önce Kadı Hızır Bey’i tanıyalım.

    Kadı Hızır Bey, 6. Ağustos 1404’te Sivrihisar’da doğdu. Babası Sivrihisar kadısı Emir Arif Celaleddin Efendi, annesi nüktedanlığıyla tanınan ve alim bir zat olan Akşehir’li Nasreddin Hoca’nın kızıdır.

    Hızır’ı evvela babası okuttu, sonra onu Bursa’ya gönderdi. Hızır orada devrin büyük alimlerinden Molla Yegan’dan tahsil gördü. Molla Yegan bu çok istidatlı talebesini pek beğenerek yetişmesine büyük ihtimam gösterdi. Hatta Hızır’ı o kadar beğendi ki, onu kendisine pek genç yaşlarda damat edindi. Daha sonra Hızır Bey Sivrihisar Medresesi’ne tayin edildi.

    Aradan yıllar geçti. Hızır Bey 45 yaşına girmişti. Yeni hükümdar Sultan Fatih, Edirne’de İstanbul fethinin hazırlıklarıyla meşguldü. O sırada Edirne’ye bir Arap alimi gelmişti. Bu alim, karşısına çıkan herkesi ilzam ediyor, kimse kendisini susturamıyordu. Sultan pek müteessirdi. KendisineSivrihisar’da bir genç müderris var, o sizi memnun edecektir, onu çağıralım dediler. Artık Hızır Bey’in fazl u kemali her tarafta duyuluyordu. Fatih bunun üzerine:

    -Bir de o getirilsin, buyurdular. Hızır Bey Sivrihisar’dan getirilerek huzura alındı. Sonraki günlerden birinde, hünkar huzurunda yapılan dini mübahesede meşhur Arap aliminin bütün suallerine cevap verdi, lakin Arap alimi kendisinin sorduğu on sekiz sualin hiçbirini cevaplayamadı, ilzam oldu. Sultan bu başarıya o kadar sevindi ki, hemen yerinden kalkıp arkasındaki kıymetli kürkü çıkardı ve Hızır Bey’in arkasına bizzat giydirdi. İşte Hızır Bey’le Fatih ilk defa bu mecliste, böylece tanıştılar. Sultan onun bu muvaffakiyeti üzerine kendisini Bursa’daki Sultaniye Medresesi müderrisliğine tayin etti.

    İstanbul fetholununca kendisine çok muhabbet ve itimat besleyen Fatih onu İstanbul’a kadı yaptı. Yalnız Hızır Bey sadece kadı değildi, bütün şer’i ve idari işler de kendisine verildi. Böylece Hızır Bey, İstanbul’umuzun ilk belediye reisi ve en büyük idare amiri oldu.

    Ayasofya’nın bir Hızır efsanesi vardır. Ayasofya camiye tahvil olunacağı zaman Hızır gelir. Mihrabı dönük bulmadığı için onu Kabe’ye doğru doğrultmak maksadıyla en arka ve solda büyük direklerden birinin dört köşe kaidesine parmağını sokup bir delik açtıktan sonra, camiyi Kabe’ye doğru çevirir. Ayasofya müze oluncaya kadar bu efsane, bilhassa camiyi ziyarete gelen kadınlar arasında çok söylenir, bu delik bilhassa ziyaret olunurdu ki, hala yerindedir. Pek eski tarihlerde mevcut ve bir maksat için açılan bu delik, Bizanslılar’dan beri var olmalıdır. Şarkta efsanelerin mutlaka bir esası vardır. Bunlar ufat tefek farklarla, lakin esası bozulmayarak bugüne kadar gelmiştir.

    Ayasofya camiye tahvil olunacağı zaman Hızır Bey İstanbul kadısıydi. Bu tahvil bittabi şer’iyye sicillerine kaydolunacaktır. Bu mühim ve tarihi tesbiti bizzat Hızır Bey yapmış olmalıdır. Bu efsanede öyle bir vak’a-i tarihiye ve öyle bir zaman ve mekan benzeyişleri vardır ki, ‘Hızır Bey burayı camiye döndürdü ve tescil etti’ rivayeti efsane mi doğurdu, onu bilemiyoruz.”(2)

    Hızır Bey’in İstanbul Kadılığı çok uzun sürmedi. İstanbul’un fetih tarihi olan 1453’den, vefat ettiği 1458 yılına kadar devam eden bu yaklaşık 6 yılllık hizmet süresi içinde önemli görevler icra etti. Ele aldığı ilk iş, 13 km’lik bir alanı çevreleyen İstanbul surlarının tamiri oldu. Yalıkapı ile Topkapı surları arasındaki yıkılan kale duvarları ve burçlar yeniden tamir edildi, açılan gedikler inşa edilerek eski haline getirildi. Hızır Bey yerel pazar sayılabilecek olan kapanları kurdu, tartılara ayar konma şartını getirdi. Çarşı ve pazarlarda satılan yiyecek maddelerini denetime tabi tuttu. Esnafa kayıt ve tescil usulü getirerek, onların daha yakından ve etkili bir şekilde denetlenmelerini sağladı. Belediye Hizmetleri’yle ilgili olarak işlenen suçlar için, ilk olarak özel mahkemelerin kurulmasını sağladı. İstanbul Kadısı Hızır Çelebi sadece adli işlerden sorumlu değildi, adeta bir bölge valisi gibi geniş görev alanı bulunuyordu.

    Bugün Hızır Bey’in adını dolaylı olarak yaşatan Kadıköy semti, adını bu büyük ilim ve devlet adamından almıştır. Bu bölgeye Hızır Bey’in arpalığı olması sebebiyle “Kadı’nın Köyü” veya Kadı Köyü denmiştir. Ancak zaman içinde pratik bir söyleyişle ‘Kadıköy’ kelimesi dilimize yerleşmiş bulunuyor.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin karşısındaki tarihi kemerlerin altından geçip Unkapanı’na doğru 150 metre kadar indiğinizde, sağ yanda yol seviyesinden biraz aşağıda İMÇ bloklarının arasında (3 no’lu bloğun önü) iki küçük hazire ile karşılaşırsınız. 1458’de 53 yaşında vefat eden Hızır bey’in kabri buradadır. İstanbul’un bu ilk kadısı ve belediye başkanının mezar taşı (çok şükür ki )orijinal haliyle korunmuş bulunmaktadır, kabir 1971’de ihya edilmiştir.

  • Sultan Abdülaziz Han’ın hal’i (1876)
Sultan Abdülaziz’in hal’i ve ölümü
Sultan Abdülaziz'in hal'i ve ölümü

Birkaç gün önce yanan Galatasaray Üniversitesi binası Osmanlı döneminde Feriye (İkinci derece,yan) sarayları adlandırılmaktaydı. Feriye Sarayları Osmanlı tarihine bir padişahının intihar ettiği/ katledildiği bir saray olarak tarihe geçmişti.

Ömer Aymalı / Tarih Dosyası / Dünya Bülteni

Birkaç gün önce yanan Galatasaray Üniversitesi binası  Osmanlı döneminde  Feriye (İkinci derece,yan) sarayları adlandırılmaktaydı. Çırağan Sarayı ile Ortaköy camii arasında bulunan 3 saraydan oluşan Feriye Sarayları  Dolmabahçe ve Çırağan sarayının Osmanlı hanedanına  yeterli gelmemesi üzerine inşa edilmişti. Dolmabahçe Sarayı Sultan Abdülmecid,Çırağan sarayı ve yanına inşa edilen Feriye Sarayları ise Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştı.

Feriye Sarayları Osmanlı tarihine bir padişahının intihar ettiği/ katledildiği bir saray olarak  tarihe geçti. Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülmecid’in vefatının ardından hanedanın en yaşlı üyesi sıfatıyla 25 Haziran 1861 yılında Osmanlı tahtına geçmişti. Osmanlı halkı kendisine Sultan Aziz derdi.Mevlevi,hattat,pehlivan,bestekar,Arapça ve Farsçaya vakıf biri olan Sultan Abdülaziz’in ülke yönetimindeki ekibi Tanzimat’ın önde gelenlerinden Ali ve Fuad Paşa ile Mithat paşalardı. Sultan Abdülaziz özellikle Sultan Abdülmecid döneminde yaşanan israf ile gitgide açık vermekte olan saray masraflarını kısmak ve devlet düzenini tekrar sağlamak  çalıştı. 1862’de Divan-ı Muhasebat ( Sayıştay ), 1868’de Şurayı Devlet ( Danıştay ) ve Divan-ı Ahkamı Adliyeyi  ( Yargıtay ) onun döneminde kuruldu.  Sultan Abdülaziz’in saltanatının ilk  on yılı Ali ve Fuad Paşaların başarılı icraatları ile geçmişti. Fakat önce Fuad Paşanın ardından da Ali Paşanın vefatı ile beraber yeni bir döneme girildi.

Sultan Abdülaziz Ali Paşanın ölümünün ardından Sadrazamlığa Mahmut Nedim Paşayı  getirdi. Serasker Hüseyin Avni Paşayı ise seraskerlikten azlederek Isparta’ya sürgüne gönderdi. Sultan Abdülaziz’in saltanatının son yılları ise devleti içte ve dışta zor durumda bırakan olaylarla geçti. İçeride eknmik durum kötüye gitmekteydi. 1875 yılında Sırbistan, Ege Adaları, Mısır, Karadağ, Romanya ve Hersek’te Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar çıktı. 1876 yılının Nisan ayında başlayan Bulgar İsyanları ise bütün bölgeye yayıldı. Bölgede yaşayan 1.000 civarında Müslüman halk, isyancı Bulgarlar tarafından öldürüldü. Bunun üzerine daha önce Ruslar tarafından Kafkasya’dan atılarak bölgeye göçe zorlanmış  Çerkez ve Abaza gibi Kafkasyalı Müslümanlarla Bulgarlar arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Bu katliamlar Avrupa’da tek taraflı olarak Bulgarlara karşı yapılmış gibi değerlendirilerek Osmanlı Devleti hakkında olumsuz bir hava oluşturuldu. Yaşanan bu hadiseler karşısında Osmanlı devletinin yetersiz kalması ülke içinde de rahatsızlık meydana getirdi. Bu tarihlerde Mithat Paşa, Saray karşıtı ve reform yanlısı siyasetin başlıca lideri olarak ön plana çıkıyordu. Meşrutiyet rejimine geçilmesini savunan Mithat Paşa bunun ancak Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine Şehzade Murat Efendinin getirilmesi ile mümkün olacağını düşünmekteydi. Sultan Abdülaziz karşıtları veliaht Şehzade Murat Efendinin etrafında toplanmaya başladılar. Şehzade Murat da zaten tahta geçmeyi sabırsızlıkla beklemekteydi.  Bu şartlar altında Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa ile Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek için faaliyette geçtiler.

Tahttan indirilen Sultan Abdülaziz hakaretlere de maruz kalmıştı

Sultan Abdülaziz karşıtlarının ilk faaliyeti 10 Nisan 1876 günü Fatih,Süleymaniye ve Beyazıt medreselerinde bulunan talebeleri ayaklandırmak oldu. 3 gün süren isyanın ardından Sultan Abdülaziz sadrazam Mahmut Nedim Paşayı görevden alarak yerine Mütercim Rüşdü Paşayı ,Şeyhülislamlığa Hasan Hayrullah Efendiyi ve seraskerliğe de Hüseyin Avni Paşayı getirmek zorunda kaldı. Mithat Paşayı da Meclisi Vükela üyeliğine tayin etti. Sultan Abdülaziz böylece kendini tahttan indirecek ekibi de işbaşına getirmiş oluyordu.

Sultan Abdülaziz’in bu yaptığı bu değişiklikler isyanı tertipleyenler için yeterli olmadı. Başta Mithat Paşa olmak üzere Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği fikrindeydiler. Bunun için  29 Mayıs 1876 günü Mithat Paşa,Serasker Hüseyin Avni Paşa,Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa ,Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Her şey hazırdı. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayını bastı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Sultan Abdülaziz’in hal gerekçesi olarak da ‘muhtelüs şuur’ olması gösterildi. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledildi.

Topkapı Sarayına nakledilen Sultan Abdülaziz bir gün sonra kardeşinin oğlu Şehzade Murad’ın cülusunu tebrik edecek ve kendisine ikamet için başka bir yer tayin edilmesini isteyecekti. Bunun ardından Sultan Abdülaziz’e kendi yaptırdığı Feriye Sarayı uygun görüldü. 4 gün sonra haremi ile birlikte buraya yerleşen Sultan Abdülaziz 5 Haziran günü odasında bilekleri kesilmiş bir vaziyette bulundu. Eski padişahın intihar ettiği ilan edildi. Otopsisi  yapılmadan hemen orada birkaç doktordan alınan rapor ile konu kapatıldı ve aynı gün toprağa verildi. Sultan Abdülaziz’in ölümü ile ilgili herhangi bir adli soruşturma yapılmadı. Bu sebeplerden dolayı o günlerden günümüze kadar Sultan Abdülaziz’in intihar mı ettiği yoksa Hüseyin Avni Paşa tarafından katlettirildiği mi sorusuna kesin bir cevabı bulunamadı.

Sultan Abdülaziz’in ölümünden kısa bir süre sonra ise eşlerinden Neşerek Hanım da vefat etti.Yaşananlardan Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenleri sorumlu tutan Neşerek Hanımın kardeşi kolağası Çerkes Hasan 15 Haziran 1876 günü Mithat Paşa’nın konağına giderek hükümet toplantısını bastı.  Hüseyin Avni Paşa’yı ve Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı öldürdü. Bu olayların ardından ruhsal durumu zaten bozuk olan V. Murat’ın durumu daha da kötüleşti. 31 Ağustos’ta şeyhülislamdan tekrar bir fetva alınarak V.Murat tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit tahta geçirildi.

Sultan II.Abdülhamid döneminde 1881 yılında Sultan Abdülaziz’in ölümü ile ilgili Yıldız Sarayında bir mahkeme kuruldu. Mahkemede olayla irtibatlı olduğu düşünülen çok sayıda kişiyi yargıladı. Yargılamaların sonucunda Feriye Sarayı’nın görevlilerinden Pehlivan Mustafa, Cezayirli Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Pehlivan Hacı Mehmed ile Mâbeynci Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Mithat Paşa, Damat Mahmud Celaleddin Paşa ve Damat Nuri Paşa idama, Seyyid Bey ve Albay İzzet Bey de 10 yıl hapse mahkûm edildi. Bu karar 9 Temmuz günü yapılan temyiz kurulunda kabul edildi. Ancak II.Abdülhamit idam cezalarını sürgün cezasına çevirdi. İdama mahkum edilenler Taif’e sürgüne gönderildiler. Taif’e sürgüne gönderilenlerden Mithat Paşa ile Damat Mahmut Celaleddin Paşa ise 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları tarafından boğularak öldürüldü.

 

İsmail Hakkı Uzunçarşılı,Mithat Paşa ve Yıldız Mahkemesi,

İlber Ortaylı,İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı,

Yılmaz Öztuna,Bir Darbenin Anatomisi,

  • Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın vefâtı (1236)
Gıyasettin Keyhüsrev l’in oğlu. Tahttan ayrılarak (1196) Bizans’a sığınmak zorunda kalan babasıyla birlikte dört yaşlarındayken, İstanbul’a gitti. Sekiz yıl kaldığı İstanbul’da özel eğitim gördü. Babası ikinci kez Selçuklu tahtına çıktığında (1205) Tokat meliki oldu. Babasının ölümü üzerine sultan olan kardeşi izzettin Keykavus I ile taht kavgasına girişti. Erzurum meliki Mugisettin Tuğrulşah, uç beylerinden Zahirettin ili ve Ermeni kralı Leon l’in desteğiyle kardeşini Kayseri’de kuşattı. Müttefiklerinin kendisini terk etmesi üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara’ya çekildi. Uzun bir direnişten sonra kardeşine teslim oldu (1213). Malatya yakınlarındaki Minsar (Masara) kalesine kapatıldı. Sekiz yıl, Malatya yakınlarındaki kalelerde mahpus yaşadı, izzettin Keykavus I öldüğünde, emirlerce, sultanlığına karar verildi ve hapis bulunduğu yerden alınarak Sivas’ta tahta çıkarıldı; görkemli bir törenle başkent Konya’ ya girdi, ilk olarak, yaklaşan moğol tehlikesine karşı önlemler aldı. Sınır kalelerini onarttı, yeni kaleler yaptırdı. Emirlerini, kendi paralarıyla Konya ve Sivas’ı güçlü surlarla çevirmeye zorladı. Böylece kendisinden daha zengin olan emirlerin servetlerini eriterek güçlerini kırma yoluna gitti. Daha sonra her biri başlı başına bir güç olan ve kendisini tahta çıkardıkları için saltanata ortak oldukları sanısına kapılan emirlerinin bir bölümünü Kayseri’ de bir saray ziyafeti sırasında öldürttü, bir bölümünü sürgüne yolladı, mallarına el koydu (1223). Öldürülen emirler arasında sultanı tutuklayan,sonra da tutuklu olduğu kaleden almaya gelen ve kendisinden intikam almayacağına dair bir ahitname imzalatan Ay Aba da bulunuyordu.

Ülkesinden geçen uluslararası ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için bir dizi sefer düzenledi. Önce Akdeniz ticaretinde önemli yeri olan Kalonoros’u aldı (1221); yeniden inşa edilen ve sağlam surlarla çevrilen kente sultanın onuruna Alaiye (Alanya) adı verildi. Alaiye ile Antalya arasındaki Alara kalesini ele geçirdi. Ermeni krallığı’na karşı bir sefer başlattı; Manavgat ve Anamur’u alarak Silifke’ye doğru ilerledi (1221-1225). Ermeni krallığına kendisi adına sikke kesmeyi ve yıllık haracı iki misline çıkartmayı kabul ettirdi. Akdeniz’deki durumunu güçlendirdikten sonra, Trabzon Rum imparatorluğu’nun Karadeniz’deki üstünlüğüne son vermeye yöneldi. Sinop’ta bir deniz gücü oluşturdu. Selçuklu tüccarlarının yakınmaları üzerine Kastamonu emiri Hüsamettin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım seferine yolladı. Çoban, ticaretiyle ünlü Sudak’ı aldı (1225). Ruslar Sudak’ ta Selçuklu himayesini kabul ettiler, kente bir cami yapıldı ve bir türk garnizonu yerleştirildi.

Ülkesinin kuzey ve güney sınırlarında güvenliği sağlayan Alaettin Keykubat I, doğuda genişlemeye yöneldi. Daha önce Selçuklular’a bağlıyken Mısır Eyyubileri’ne bağlanan Artuklular’a savaş açtı. Kâhta, Adıyaman (Hısnımansur), Çemişkezek kalelerini ele geçirdi (1227). Artuk- lular’ın yardımına gelen eyyubi ordusunu yendi. Diyarbakır Artuklu hükümdarı Mesut’un, elinde kalan yerlere dokunulmamak koşuluyla Selçuklular’a bağlanma önerisini kabul etti. Anadolu sınırlarına dayanan Celalettin Harizmşah ve onu izleyen Moğollar’ın yarattığı tehlike karşısında Eyyubiler’le iyi geçinmek gereğini duydu. Elindeki Eyyubi esirlerini serbest bıraktı, Şam eyyubi meliki Adii’in kızıyla evlendi. Kendisine karşı Erzurum meliki Cihanşah, Celalettin Harizmşah, hatta Alamut’taki Haşhaşiler’in ittifakını sağlamaya çalışan, bağlısı Erzincan meliki Mengücekli Davutşah’ın üzerine yürüdü Davutşah, Orta Anadolu’da bir tımar karşılığında Erzincan’ı bırakmak zorunda kaldı. Yine bir Mengüceklinin elinde bulunan Şebinkarahisar’ı ele geçirdi. Cihanşah’ın elinde bulunan Erzurum’a yöneldi; ama, Cihanşah’ın Eyyubi meliki Eşrefe sığınması üzerine seferden vazgeçti. Trabzon Rumları’nın Sinop ve Samsun’u ele geçirme girişimleri üzerine, gönderdiği kuvvetlerle Trabzon’u kuşattı. Kuşatmanın başarısızlığına karşın Trabzon Rum imparatoru Selçuklu devletine bağlılığını bildirdi.

Melik Eşref ve Cihanşah ile arası açılan Alaettin Keykubat I, Celalettin Harizmşah ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Oğlu Gıyasettin’i Celalettin’ın kızıyla evlendirdi. Ancak Celalettin’in Ahlat’ı ele geçirmesi (1229) durumu değiştirdi: Selçuklular’ın bağlısı Artuklu beyi, Celalettin’in hizmetine girdi; Erzurum’daki Cihanşah da Celalettin ile birleşti. Keykubat, değişen güç dengesi karşısında Eyyubiler’in ittifakını sağladı. Beş bin kişilik seçme bir kuvvetle Sivas’a gelen Eyyubi meliki Eşref ile buluşarak doğuya yöneldi. Malazgirt kuşatmasını kaldırarak Anadolu’ya yürüyen Celalettin Harizmşah’ı Erzincan Akşehir’i yakınındaki Yassıçimen’de ağır bir yenilgiye uğrattı (1231); Celalettin, Ahlat’ı, Ma- lazgirt’i ve hâzinesini bırakarak Azerbaycan’a kaçtı Moğollar’ın dışında kimsenin yenemediği Celalettin’e karşı kazandığı bu yengi, hıristiyanlar ve müslümanlar arasında geniş yankı uyandırdı. Ardından Erzurum’u ele geçirdi, Ahlat’ı müttefiki Melik Eşrefe bıraktı. Böylece moğol tehlikesi karşısında Selçuklu devletinin toprakları doğuya doğru genişletilmiş oluyordu. Bu sırada kışlık merkezi Alaiye’nin Kıbrıs haçlılarınca ele geçirilmek istendiğini öğrenince hızla geri döndü. Harizmşah’ın yenilgisinden ve müslüman güçlerinin dağınık olmasından yararlanan bir moğol kolunun Sivas ve Malatya’ya kadar sokulması üzerine Kemulettin Kamyar’ı Moğollar’ı izlemekle görevlendirdi. Moğollar’ı yakalayamayan Kamyar, moğol akınına katılan Gürcülerin elindeki sınır kalelerini aidi; Eyyubiler’in elinde bulunan Ahlat’ı ek geçirdi. Keykubat I, Melik Eşrefin tutumunu, yaklaşan moğol tehlikesi bakımından sakıncalı bulmakta, savunması için bir istila yolu üzerindeki bu kaleye gerek duymaktaydı.

Yassıçimen, Doğu Anadolu’nun Selçuklu egemenliğinde birleşmesini sağlamakla birlikte, Diyarbakır’ın Eyyubiler’in eline geçmesine yol açmış; bu noktada Selçuklu ve Eyyubi çıkarları çatışmaya başlamıştı. Ahlat’ın belçuklular’ca ele geçirilmesi Eyyubiler’in kabul edemeyeceği bir durumdu. Sayıları 16’yı bulan eyyubi melikini, Mardin ve Harput Artukluları’nı yanına alan Melik Kâmil, büyük bir orduyla Anadolu üzerine yürüdü. Keykubat I, Kemalettin Kamyar’ı Toroslar’daki geçitleri tutmakla görevlendirdi, kendisi de Harizmşah savaşçıları, Gürcü. Frank ve Rus ücretli askerlerinin de bulunduğu ordusuyla harekete geçti. Toroslar’daki geçitleri aşamayınca Harput üzerinden Anadolu’ya yürüyen eyyubi ordusunu yendi. Harput’u alarak Harput Artuklu koluna son verdi (1233). Ertesi yıl Siverek, Sumeysat (Samsat), Harran, Urfa’yı ele geçirdi. Ancak, Selçuklu ordusunun geri dönmesi üzerine Melik Kâmil, Urfa ve Harran’ı geri aldı. Bunun üzerine Keykubat, bölgenin stratejik merkezi Amid’i (Diyarbakır) kuşattıysa da (1236) sağlam surlarla çevrili kenti alamadı. 1237 yazında, Eyyubiler’i tüm Güneydoğu Anadolu’dan atmak amacıyla ordusunu Kayseri’de topladı. Halife’den, Melik Kâmil’den ve Moğol Hanı’ndan gelen elçileri kabul etti. Küçük oğlu izzettin Kılıç Arslan’ı veliaht atadı. Verdiği bir şölen sırasında zehirlenerek (Büyük oğlu Gıyasettin Keyhüsrev tarafından zehirletıldiği ileri sürülür) öldü. Ölüsü Konya’ya getirildi ve adıyla anılan caminin yanındaki türbeye gömüldü.

Hükümdarlığı döneminde Anadolu Selçuklu devleti en parlak çağını yaşadı. Sırasında acımasız, dindar ama bağnazlıktan uzak (Konya surlarını, kentin on iki kapısını heykel ve kabartmalarla süsledi, Konya ve Kubadabad saraylarını insan figürlü çinilerle bezetti), şair (farsça şiirler yazdı), belki de mimar (Kubadabad ve Keykubadiye’nin planlarını kendisinin yaptığı söylenir) ve uzak görüşlüydü. Çok hesaplı, sağlam politikasıyla; her biri bir gereksemeyi karşılayan seferleriyle Anadolu Selçuklu devletini gücünün doruğuna ulaştırdı. Gelişen ticaretin yarattığı zenginlikle kentler büyüdü; cami, medrese, hastane, kervansaraylarla bezendi. Beyşehir gölü üzerinde Kubadabad; Kayseri yakınında Keykubadiye, Konya’da Alaettin sarayı’nı (köşk) yaptırdı. Döneminde Anadolu, Moğol istilalarından kaçan İran ve Türkistanlı bilgin ve sanatçıların sığınağı oldu.

ALAADDİN KEYKUBAT

Anadolu Selçukluları’nın 3. Hükümdarıdır. Selçuklu Hükümdarı Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğludur. Doğum tarihi bilinmemekle beraber. 1186-1196 tarihleri arasındaki bir yılda doğduğu sanılmaktadır. Çocukluk ve gençliğinde iyi bir eğitim görmüştür.

Babası’nın büyük oğlu İzzeddin Keykavus’a tahtı bırakmasından sonra, onunla bir1ikte Selçuklu beyliklerinin topraklarında maceralı bir hayat yaşadı. Kardeşiyle taht kavgasına girdi ve 1211 yılında yanına aldığı bazı beylerle birlikte Kayseri üzerine yürüdü. Ancak, kardeşini tahtından indirmeyi başaramadı. Ağabeyi İzzettin Keykavus 1220 yılında vefat ederken tahtın Alaeddin Keykubad’a verilmesini vasiyet etti. Kendisi bu sırada Kezirbert kalesinde hapiste bulunuyordu. Vasiyet üzerine hapisten çıkarıldı ve büyük bir törenle Kayseriye getirtilip tahta oturtuldu.

Alaeddin Keykubad, çok zeki, çalışkan ve dindar birisiydi. Atabeyi Celaleddin Karatay, onun hakkında şunları anlatmaktadır : ”on sekiz sene Sultanın hizmetinde bulundum. Gecenin üçte birinden fazlasını uykuda geçirdiğimi hatırlamıyorum. Bilakis onu geceleri Kur’an-ı Kerim okumak, namaz kılmak, dua etmek ve çalışmakla meşgul görürdüm.”

Moğolların ve Haçlıların Anadolu’ya yaptıkları birçok akını püskürterek, Anadolu’daki Türk Birliği’nin korunmasına büyük yardımı oldu. Geniş kültürü, üstün siyasi gücü ve samimi imanıyla bütünleştirdiği kişiliği sayesinde, Anadolu Selçuklu’larının kendisinden çok sözü edilen bir sultanı oldu…

Alaeddin Keykubad, tahta oturduktan sonra Kayseri, Konya ve Sivas başta olmak üzere Amasya, Erzurum ve Malatya’da büyük eserler yaptırdı. Özellikle Kayseri ve Iç kaleyi yeniden inşa etti. Dış kale surlarını tamir ettirip sağlamlaştırdı. Sultanhanı ve Karatay Kervan saraylarının yapılmasını sağlayarak, gelip geçen yolcuların dinlenmelerini temin etti…

Mevlanalya Babı Bahaeddin Veled’le, hocası Seyyid Burhaneddin’le Suhreverdi ve Muhyiddin-i Arabi ile dostluklar kurup, onların meclislerinde bulundu, sohbetlerini dinledi ve devletin imkanlarıyla iyi hizmet yapmalarını sağladı…

Onun iktidarı döneminde Alaiyye Kalesi, stratejik öneme sahipti. Burasını Kyr Vard adında bir komutan koruyordu. Bu kaleyi almak üzere hazırlıklara başladı. Kale üzerine yürüdü. Ancak, kale komutanı direnmekten vazgeçip teslim oldu. Sonra da Sultanın adil ve dürüstlüğünü görüp hayran kalınca müslüman olarak Kızı Huand’ı ona verdi. Daha sonra Mahperi Hatun adını alacak olan bu hanımdan Alaeddin Keykubat’ın öltimtinden sonra tahta geçen oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev doğdu.

Alaeddin Keykubad, Kayseri’de 1237 yılında bir ziyarette yediği yemekten zehirlendi ve burada öldü. Cenazesi büyük bir törenle kaldrılıp Konya’ya götürüldü… Orada defnedildi…

Kış aylarında Alanyada, yaz aylarında ise Kayseride, bugün Şeker Fabrikası alanı içerisinde kalan Keykubadiyye sarayında oturan bu büyük insan, alimleri koruduğu için buraya çok sayıda ilim adamı gelip yerleşmiş ve Kayseri medreseler bakımından Selçukluların en zengin vilayetlerinden birisi olmuştur.

Kendisinin ölümünden sonra, hanımları Mahperi Hatun ile Melike Adile Hanım Kayseri’den ayrılmamışlardır. Mahperi Hatun, kendi adıyla anılan Hunat Camii, Medresesi ve hamamını yaptırdı. Ölümünde dc, cami ile medrese arasındaki türbesine defnedildi. Melike Adile Hanım ise, Sivas yolu üzerinde, uğurevlerdeki bugün birisi ayakta kalan Çifte Kümbedlerden birisine defnedildi. Buradaki sarayı kendisinin ölümünden sonra korunamadığı için bugün tamamiyle yıkılıp gitmiş durumdadır.

Alaeddin Keykubad, Türk Tarihinin yetiştirdiği sçkin devlet adamlarından birisidir. ilim adamlarına saygısı vc onları koruma duygusu her zaman ön planda tutulmuştur. Siyasi dehası sayesinde hakimiyctindeki topraklarda imar işleri yapılmış ve bölünme olmamıştır. Zaten ağabeyi İzzeddin Keykavus’da kendisiyle taht kavgasına girmiş olmasına rağmen, ölümünden sonra tahtı ona emanet etmiştir. Bugün Kayseri’de onun yaptırdığı eserlerin hemen hepsi ayaktadır ve hizmet vermektedir.

 

  •  Kabak meltemi

(Yaz Sıcakların Başlama Dönemi)

Facebook Yorumlar
SON DAKİKA
İLGİLİ HABERLER